Türkiye’de boşanma artık yalnızca genç çiftlerin, aceleyle kurulmuş evliliklerin ya da “birbirini tanıyamadan ayrılanların” meselesi değil.
Artık elli yaşından sonra da insanlar boşanıyor.
Hatta altmışında da boşanıyor.
Yıllarca aynı evde yaşamış, aynı sofraya oturmuş, aynı çocukları büyütmüş, aynı acılardan geçmiş insanlar bir gün mahkeme koridorunda karşı karşıya geliyor.
Sosyolojide buna “gri boşanma” deniyor.
Ama mesele gri değil.
Mesele çok açık.
Çünkü bu boşanmalar bize sadece bir karı-koca ayrılığını değil; Türkiye’de ailenin, yaşlılığın, kadın-erkek rollerinin, ekonomik düzenin ve bireysel beklentilerin nasıl değiştiğini gösteriyor.
TÜİK verilerine göre 50 yaş üstü boşanmalar son 6 yılda yüzde 56 arttı.
Bu rakam, soğuk bir istatistik gibi okunamaz.
Çünkü her boşanma dosyasının arkasında yıllarca ertelenmiş bir konuşma, çocuklar için yutulmuş bir kırgınlık, “el âlem ne der” diye bastırılmış bir hayat, ekonomik imkânsızlık yüzünden sürdürülen bir evlilik var.
Bazı evlilikler sevgiyle değil, sabırla devam etti bu ülkede.
Bazıları da mecburiyetle.
Kadın ekonomik olarak güçlü değildi.
Erkek duygularını ifade etmeyi bilmiyordu.
Aile büyükleri “yuva yıkılmaz” diyordu.
Mahalleli, komşu “bu yaştan sonra ne boşanması” diye bakıyordu.
“Torunlardan utan” “çocuklar duymasın” denildiği için susuluyordu.
Böylece evlilik, iki insanın ortak hayatı olmaktan çıkıyor; ailenin, akrabanın, mahallenin ve toplum baskısının ortak alanına dönüşüyordu.
Bugün değişen şey tam da bu.
İnsan ömrü uzadı.
Elli yaş artık hayatın son durağı değil. Altmış yaş, kenara çekilme yaşı hiç değil. İnsanlar emeklilikten sonra da yaşamak, anlaşılmak, sevilmek, huzurlu bir evde uyanmak istiyor.
Bugün birçok insan “benim hayatım” “dünyaya bir daha mı geleceğim” diyor.
Gri boşanmanın kalbinde de işte bu cümle yatıyor.
İnsan artık yalnızca hayatta kalmak istemiyor; kendi hayatında kıymet görmek, duyulmak, fark edilmek istiyor.
Özellikle kadınlar açısından mesele çok daha derin.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca kadın emeği evin içinde görünmez kaldı. Kadın çocuk büyüttü, hasta baktı, sofra kurdu, evi çevirdi, aileyi ayakta tuttu; fakat bu emeğin adı çoğu zaman “çalışmak” olmadı.
Kadın yoruldu ama yorgunluğu görülmedi. “Sen akşama kadar evde ne yaptın ki” ifadesini hep duydu.
Kadın sustu, fedakârlık yaptı, yıllarca verdi ama çoğu zaman kendisine ne kaldığı sorulmadı.
Bugün kadınların eğitim düzeyi arttıkça, çalışma hayatındaki varlığı güçlendikçe ve sosyal çevresi genişledikçe evlilik içindeki konumu da değişiyor. Artık birçok kadın kendisine şu soruyu soruyor:
“Ben bu evlilikte sadece hizmet eden kişi miyim, yoksa kendi hayatı olan bir insan mıyım?”
Bu soru basit bir soru değildir.
Bu soru, Türkiye’de aile içindeki sessiz hiyerarşiyi sarsan sorudur.
Yıllarca “iyi eş”, “iyi anne”, “fedakâr kadın” olmak adına kendisini erteleyen kadın; çocuklar büyüyüp evden ayrıldığında kendi hayatıyla baş başa kalıyor. O anda evliliğin gerçek yüzü görünür hâle geliyor.
Çünkü bazı evlilikleri sevgi değil, çocuk sesi ayakta tutar.
Bazı evlilikleri borçlar, bazı evlilikleri aile baskısı, bazı evlilikler de sadece alışkanlıklarla yaşar.
Çocuklar gidince, borçlar bitince, emeklilik başlayınca evin içinde iki insan kalır. O iki insan bazen birbirini ilk kez o zaman fark eder. Konuşacak söz kalmadığını, yıllarca aynı evde yaşayıp aslında aynı hayatı paylaşmadığını o zaman anlar.
Bu yüzden gri boşanma çoğu zaman ani bir karar değildir.
Yılların biriktirdiği sessizliğin son cümlesidir.
Pandemi sonrası dönemde bu artışın hızlanması da tesadüf değildir. Pandemi, birçok aile için yalnızca sağlık krizi olmadı; aynı zamanda ev içi ilişkilerin röntgeni oldu. Aynı evin içinde daha uzun süre kalan insanlar, kaçtıkları meselelerle yüzleşmek zorunda kaldı. Ertelenen konuşmalar büyüdü. Ekonomik stres arttı. Bakım yükü ağırlaştı. Tahammül eşiği düştü.
Bazı evlilikler bu sınavdan güçlenerek çıktı, bazılarında ise yıllardır üstü örtülen çatlak görünür oldu.
Meselenin sosyo-ekonomik tarafında; geçim sıkıntısı, yüksek kira, emekli maaşının yetersizliği, sağlık giderleri ve yetişkin çocuklara ekonomik destek verme zorunluluğu var. Genç yaşta romantik görünen fedakârlıklar, ileri yaşta ağır bir tükenmişliğe dönüşebiliyor.
Emeklilikle birlikte çiftler aynı evde daha fazla zaman geçiriyor. Erkeğin çalışma hayatından çekilip ev içine daha fazla dâhil olması, kadının yıllardır kurduğu düzenle çatışabiliyor. Roller değişiyor. Beklentiler değişiyor. Fakat bu değişimi taşıyacak sağlıklı bir iletişim dili kurulmadığında evlilik, huzur alanı olmaktan çıkıp gerilim alanına dönüşüyor.
Yuvanın içi değersizlik, ihmal, şiddet, suskunluk ve yalnızlıkla doluyor.
İşte tam da bu noktada Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sorumluluğu başlıyor.
Aile yılı ilan etmek elbette çok önemlidir.
O nedenle topluma aile olmanın önemi, anlamı öğretilmelidir.
Eş olmak öğretilmelidir.
Anne-baba olmak öğretilmelidir.
Kriz anında konuşmak, öfkeyi yönetmek, ekonomik baskıyla baş etmek, yaşlılık döneminde birbirine alan açmak, çocuklar evden ayrıldıktan sonra evliliği yeniden kurmak öğretilmelidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, aileyi romantik cümlelerle yüceltmek değil; aileyi ayakta tutacak gerçek mekanizmaları kurmaktır.
Evlilik öncesi eğitim kadar evlilik içi danışmanlık da yaygınlaştırılmalıdır.
Aile danışmanlığı herkes için erişilebilir hâle getirilmelidir.
İleri yaş evliliklerine özel sosyal destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.
Kadının ekonomik güvencesi, boşanma sonrası barınma sorunu, yaşlılıkta yalnızlaşma, mal paylaşımı ve manevi tazminat süreci ciddi bir devlet politikası olarak ele alınmalıdır.
Çünkü 50 yaş üstü boşanma sadece iki kişinin ayrılığı değildir.
Bazen bir kadının yıllar sonra kendisine dönmesidir.
Bazen bir erkeğin evin içindeki yalnızlığını fark etmesidir.
Gri boşanma, Türkiye’ye ayna tutuyor.
Bu aynada sadece ayrılan çiftler yok.
Bu aynada susan kadınlar var.
Konuşmayı öğrenememiş erkekler var.
Çocuklar için ertelenmiş hayatlar var.
Ekonomik bağımlılığın gölgesinde sürdürülen evlilikler var.
Aile büyüklerinin “idare et” cümlesi var.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı; aileyi korumak, sevgiyi, saygıyı, iletişimi, sorumluluğu, adaleti güçlendirmek bu konuda maddi ve manevi sorumluluğu üstlenmek zorundadır. Çünkü aile, yalnızca bireylerin özel meselesi değildir; toplumun temel yapı taşıdır. Temel çatlıyorsa, binanın dışını süslemek hiçbir işe yaramaz.
O nedenle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Sayın Mahinur Özdemir Göktaş
Hanım’a toplumun temel taşı aileyi en iyi şekilde koruma görevi düşmektedir.
Yazar: Tülin Türkoğlu
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.